İnsan Haklarıyla Yürümek

  •   
  •  A 
  •   

*Av. Özlem ALTIPARMAK

 

10 Aralık 1948, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin BM Genel Kurulu tarafından kabul edildiği gün ve tüm dünyada “İnsan Hakları Günü” olarak kutlanıyor. 70. yılı olması sebebiyle ayrı bir öneme sahip olan bu insan hakları gününde, yaya hakları konusunda genel bir çerçeve çizmeye ve konuyu insan hakları boyutuyla ele almaya çalışacağım. Bu yazıda aktardıklarım, üyesi bulunduğum Yaya Derneği’nin Eylül ayındaki genel kurulu akabinde gerçekleştirilen etkinlikte yaptığım “İnsan Haklarıyla Yürümek” sunumunun kısa bir özeti şeklinde olacak. Bu vesileyle yaya, yürümek, haklar, insan hakları ve özgürlükler gibi belli kavramlar üzerine tartışmak ve yaya haklarını, insan hakları temelinde nasıl ele alabiliriz noktasında bir çerçeve çizmeyi amaçlıyorum.

 

Kullandığımız sözcüklerin kökeni bize kavramlarla ilgili çok iyi ipuçları verir, o nedenle bir kavramla ilgili çalışırken öncelikle o kelime nereden geliyor diye bakarım her zaman. “Yaya” kelimesinin etimolojik kökenine baktığımızda “yadag” yürüyen, piyade anlamındaki kullanımıyla ilk kez Orhun yazıtlarında yer verildiğini görüyoruz. Eski Türkçe’ye yadağ sözcüğünden evrildiği ve Eski Türkçe’de yad “açmak, yaymak” fiilinden -a ekiyle türetildiği bilgisi mevcut. Türk Dil Kurumu yayayı “yürüyerek giden kimse” olarak tanımlıyor. Ayrıca yaya, Osmanlılarda Yeniçeri Ocağından önceki dönemlerde Türklerden kurulu asker teşkilatına ve askerine verilen isim. Trafik düzenleme ve yasalarına baktığımızda ise yayanın “araçlarda bulunmayan, karayolunda hareketsiz veya hareket halinde bulunan insan” olarak tanımlandığını görüyoruz ve genel olarak yaya “yol kullanıcı grubu”nu ifade ediyor.

 

Yürüme üzerine düşündüğümüzde, aslında çok basit görünen bu yürüme eylemimizin sadece bu dünyaya ve insana dair olduğunu fark ederiz. Bazen bir ulaşım aracıdır yürümek, bazense sadece rahatlamak, yalnız kalmak veya düşünebilmek için yürürüz. Bir yürüyüşe başladığımız yer ile bitirdiğimiz yer hiçbir zaman aynı olmaz. Bazen fiziksel bazen de ruhsal yol katederiz yürüyerek.

 

Yürümek, toplumsal algıda yoksulların işidir; parası olan yürümez, gideceği yere arabayla gider. Oysa yürümenin çok güçlü bir tarafı da vardır. Ruhani boyutuyla yürüyüşler, insanın ruhuna doğru çıkılan yolculuklardır aslında. Hicret, kutsal hac yolculukları, arınma için yürüyüşler, Via Dolorosa olarak da adlandırılan İsa’nın son azap yürüyüşü bunlara örnek olarak verilebilir. Yürümenin siyasi olarak da anlamları vardır. İnsanların sokağa yürümek için çıkması bir eylemlilik gösterir ve tarihte Hindistan’da Gandi’nin öncülük ettiği Tuz Yürüyüşü, Zonguldak Madencilerinin Yürüyüşü ya da Adalet Yürüyüşü gibi örnekler eminim hepimizin yürüyüş denilince ilk anda aklına gelebilir. Bizim kanunlarımızda yürüyüşün eylemlilik boyutuyla ele alındığı ve bir toplumsal gösteri olarak kabul edildiği 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu vardır.

Ben her durumu ve olayı toplumsal cinsiyet bakış açısıyla açısıyla irdelemek gerektiğine inanıyorum ve bu durum yürüyüş açısından da geçerli. Kadınların yürüyüşü farklı bir çerçevede ele alınmayı gerektiriyor. Örneğin, sokakların yeterince aydınlatılmaması kadınların akşam sokakta yürürken kendilerini güvende hissetmelerinin önünde büyük bir engeldir. Yine aynı şekilde kentin çeperinde yaşayıp, çalışmak zorunda kalan kadınların özellikle sabah ve akşam karanlık saatlerde toplu ulaşıma erişme şekilleri, sokakların ve yolların güvenli olup olmaması kadınların çalışma yaşamına katılmasını etkiler. Karşıyaka için “kadınların gece bile sokakta güvenle yürümesi”nden bir çeşit gururla söz edilir. Yalnız yaşayan kadınlar, bir kentte yaşayacakları yeri seçerken, o yerin sokağında tek başına güvenle yürüyebilir olmak önemli bir kıstastır. Bir özgürleşme hareketi olarak çıkan Mısır Tahrir Meydanı’nda kadınların aynı meydandaki erkekler tarafından tecavüze uğraması, sokakta ve meydanda kadının konumlanışına dair düşünmemize yol açar. Biz kadınlar için ortasında yürünen her yeşil park güvenli ve huzurlu bir alanı çağrıştırmayabilir, adımlarımız o parkta yürürken hızlanır, yüreğimiz hızlı hızlı atar. İşte bu nedenle kentlerin planlaması, ışıklandırması ve düzenlemesi yapılırken kadınların durumlarını ve ihtiyaçlarını tıpkı engelli bireylerde olduğu gibi farklı ele almamız gerekir.

 

Burada aylaklık ya da avarelik olarak çevirebileceğimiz “flaneur” kavramından söz etmek isterim. Bir kentin sokaklarında amaçsızca dolaşmak olarak düşünebileceğimiz bu kavram, aslında fazlasıyla erkeklere özgüdür. Aylak bir adam düşünürüz çoğunlukla, aylak kadın yoktur, onun yerine sokak kadını vardır. Bu da aslında kamusal alanda kadının algısıyla ilgilidir. Priscilla Parkhurst Ferguson’a göre “Flâneur” ne kadar aylaksa, “flâneuse” (kadın) de bir o kadar hayatta kalmaya çalışandır. Pasajlar, caddeler tam “flâneur”e göreyken, “flâneuse”e “göre” olan mekânları belirlemek sancılıdır. Kadın aylağın kendini düşünme rahatlığına erişecek kadar güvende hissettiği “dışarısı” yoktur; ancak her an tetikte ve arkasını kollamak zorunda olan bir “flâneuse”den söz edilebilinir.”

 

Tüm bu nedenlerle kadınlarla birlikte, engelliler, sığınmacılar, çocuklar LGBTİ bireyler gibi çeşitli dezavantajlı grupların sokaklarda, mekanlarda, yollarda, kent alanlarında farklı ihtiyaçları düşünülerek farklı düzenlemeler yapılması zorunludur.

Türkiye’de yaya olma durumu, yola göre şekillenmiş ve araç hakimiyeti altındadır. Araçların hareketliliğini sağlama amacına göre düzenlenmiştir. Bu konuda yaya olarak nasıl davrandığımıza ve tutumlarımıza dair 2017 tarihli “Türkiye’de Yaya Tutumları ve Yaya Davranışları Arasındaki İlişkinin İncelenmesi” çalışmasına bakmak faydalı olabilir. http://dergipark.gov.tr/download/article-file/467708. Bu çalışmaya göre, kuralların yayaları yeterince korumadığını düşünenler, bu kurallara uymanın gereksiz olduğunu düşünmektedirler. Yaya davranışı tek taraflı değil, trafikteki diğer araçlara, yol düzenlemelerine göre şekillenir ve elbette evrensel değildir. Avrupa ülkelerinin bir kısmına seyahat ettiğinizde bir araç sizi yolda geçerken gördüğünde durur ve önceliği size verir. Oysa ülkemizde tam tersidir. Zorunda olmadığı halde size geçmeniz için yol veren bir araç, büyük bir iyilik ve yüce gönüllülük göstermektedir ve bana bu şekilde yol veren bir araç olduğunda, aracın vaktini daha fazla almamak için koşarak geçmeye çalıştığım anlar çoktur.

 

Tarihimize baktığımızda Osmanlı döneminde II. Abdülhamit dönemiyle birlikte araçların İstanbul’a gelmeleri ve devamında trafiğe çıkmaları sürecinden söz edilebilir. Trafikteki araçlardan yayaya çarpıp yaralama şeklinde ilk kaza 1910 yılında Beşiktaş’ta gerçekleşmiştir. İlk ölümlü kaza ise 1912 yılında Şişli Cami önünde gerçekleşmiştir. Zincirlikuyu’dan Beyoğlu’na giden İtalyan Elçiliğinin şoförü Frederico Rasi, Şişli Camii’nin önünde İdris adlı bir kişiye çarparak olay yerinden kaçmaya çalışmış ancak polislerin ihtar ateşiyle durdurularak Pangaltı’da yakalanmıştır.

 

Bu olaylar akabinde 1913 tarihinde bir Nizamname çıkarılarak hız limitleri 10-30 km olarak belirlenmiş, araçlara vergi konulmuş ve Galata Köprüsü geçişi ücrete bağlanarak trafik ve araçlarla ilgili ilk düzenlemeler yapılmaya başlanmıştır.

Türkiye’de yayaların yasalar önünde tartışılması, genelde trafik kazalarında ölüm ya da yaralanma olması halinde, kusur oranının tartışılması şekilde olur ne yazık ki. Burada yaya haklarının insan hakları boyutuyla tartışıldığı bir ombudsman (kamu denetçiliği kurumu) kararından bahsetmek isterim. 2014 yılında Isparta’nın Gelendost ilçesinde kaldırıma konulan bir elektrik panosunun kaldırılması talebinde bulunulur ancak yapılan başvurulara olumlu yanıt alınamaz ve kaymakamlığa yapılan başvurudan da bir sonuç elde edilemez. Bunun üzerine ombudsmana başvurulur. Ombudsman kararında ihlal bulgular ve kararda kaldırımların durumunun insana verilen değerin göstergesi olduğunu, insana öncelik verilmesini belirtir. Ayrıca kararda Avrupa Parlamentosu Yaya Hakları Bildirgesi’ne atıfta bulunur. Karar, yaya haklarının uluslararası belgelere atıfla ve insan hakları çerçevesinde tartışılmış olması nedeniyle önemlidir.

 

Türkiye’de insan hakları meselelerinin can yakıcı boyutu ve farklı ihlallerin öncelik bulması nedeniyle, yaya hakları çok daha fazla sayıda insanı etkilemesine rağmen, bugüne kadar insan hakları temelli çalışan sivil toplum kuruluşlarının gündeminde ne yazık ki olmamıştır. İnsan Hakları Derneği 1990 tarihinde bir Yaya Hakları Bildirgesi yayınlamıştır ancak bu bildirge, oldukça yetersizdir. Yaya tanımına baktığımızda «Biz yayalar, kent nüfusunun büyük çoğunluğunu meydana getiren ve toplumun her kesiminden gelen bir kitleyiz. Bebekler, çocuklar, çocuklular, hamileler, yaşlılar dahil, her yaştan insandan, çeşitli sakatlıkları olanlardan, herhangi bir biçimde yük taşıyanlardan oluşan bir topluluğuz.» denmiş olması bile yaklaşımın eksikliğini göstermektedir. Bu tip belgelerin ve kavramların konuyla ilgili tüm sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla tartışılması ve ortak bir uzlaşıyla yeniden oluşturulması gereklidir. Çünkü yaya haklarının, hak temelli bir biçimde çalışılması ve insan hakları boyutuyla ele alınarak ihlallerin ve taleplerin belirlenmesi önemlidir.

 

Peki, insan hakları dediğimizde ne anlıyoruz? Bugün sıkça kullandığımız “insan hakları” kavramı, insanların görmesi ve başka insanlara göstermesi gereken muameleyi dile getiren etik ilkelerdir ve “bütün insanların, insan olmaları nedeniyle sahip olduğu temel hak ve özgürlükler” olarak tanımlanabilir. İnsan hakları, insanların doğuştan hiçbir şarta bağlı olmaksızın sahip olduğu haklardır. Bu nedenle evrenseldir. Devletlerin temel görevi, insan hak ve özgürlüklerini korumaktır.

İnsan haklarının tarihi gelişimine baktığımızda, oldukça eski tarihlere gitmemiz gerekir. Hammurabi kanunlarında mülkiyet ve adil yargılanma hakkına rastlarız. Tarihteki ilk anayasa sayılan ve Kiros Silindiri olarak anılan belgede ırk, dil ve din eşitliği yer alır ve köleler ve göçe zorlananların tüm haklarının verilmesi ve şehre dönmelerinin sağlanması, ayrıca yıkılan tüm tapınakların tekrar tamir edilmesi gibi haklardan bahsedilir. İslam dünyası açısından Medine Sözleşmesi önemlidir. Magna Carta, Osmanlı döneminde Tanzimat Fermanı ve nihayetinde BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi aklımıza gelen diğer tarihi belgelerdir.

 

Bugün “İnsan Hakları Günü” olarak kutladığımız 10 Aralık 1948’de BM Genel Kurulu’nda kabul edilen BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi bölgesel değil, küresel bir nitelik taşımaktadır. II. Dünya Savaşı ardından yaşanan ağır insan hakları ihlalleri ve yıkımlar nedeniyle tüm ülkeler bir araya gelmiş ve BM Genel Kurulu’nda 56 ülkenin katılımı ve 8 çekimser oyla beyanname kabul edilmiştir. Çekimser oy veren ülkeler Sovyetler Birliği, Belarus, Ukrayna, Çekoslavakya, Polonya, Yugoslavya, Suudi Arabistan ve Güney Afrika’dır. Sovyetler Birliği ve onu takip eden beş sosyalist ülke kendi kaderini tayin hakkı, anadil gibi hakların beyannamede yer almaması ve beyannamede yer alan hakların soyut olması, gerçekçi olmaması nedeniyle çekimser kalmıştır. Güney Afrika sosyal ve ekonomik haklara yer verilmesi, Suudi Arabistan ise beyannamenin şeriatla bağdaşmaması nedeniyle çekimser oy kullandıklarını açıklamışlardır. Beyanname, tarihte ilk kez tüm devletlerin ortak karar aldığı bir insan hakları metni olması nedeniyle önemlidir.

 

İnsan hakları, tarih boyunca gelişim göstermiş ve haklarla ilgili çeşitli tasnifler yapılmıştır. Bunlardan bir tanesi hakları 1. kuşak haklar (klasik haklar), 2. kuşak haklar (sosyal haklar) ve 3. kuşak haklar (dayanışma hakları) olarak ayırmaktadır. 1. kuşak haklar, özgürlük, işkence, mülkiyet, adil yargılanma hakkı gibi bireyi koruyup, devlet yetkisini sınırlandıran haklardır. 2. kuşak haklar olarak nitelenen ekonomik, sosyal ve kültürel haklar sanayi devrimi akabinde derinleşen sosyal eşitsizlikle birlikte ortaya çıkmış sosyal güvenlik hakkı, sendika kurma, eğitim, dinlenme, barınma gibi haklardır. 3 kuşak haklar ise dayanışma hakları olarak nitelenir ve barış hakkı, çevre hakkı gibi haklar bu kapsama girer. Bu hakların korunması için sadece devlet çabası yetmez, toplumda yaşayan herkesin katılması gereklidir.

Bazı insan hakları doğrudan doğruya korunan haklardır. Yapmama ve kişiyi rahat bırakma yeterlidir. Örneğin işkence yasağı, ifade özgürlüğü ve yaşam hakkı gibi. Bazı haklar ise dolaylı korunan haklardır. Bu hakların korunması için eylem gereklidir; eğitim, sağlık hakkı gibi.

 

İnsan hakları kavramının kişiyle ilgili her talepten bahsederken doğru olmayan bir biçimde kullanılması ve bu konuda yeterince bilinçli olunmaması nedeniyle insan haklarının yeniden tanımlaması ve kavram üzerinde düşünme ihtiyacı vardır. Ancak vurgulanması gereken, insan haklarının evrensel ve vazgeçilmez olduğu ve haklar arasında bir hiyerarşi bulunmadığıdır.

 

Haklar kişilere özgüdür, özgürlükler ise ilkelere ilişkindir. Hakların korunması özgürlüktür ve her birimiz haklarımız güvence altına alındığı ölçüde özgürüz. Haklar yasalarla güvence altına alınır ve hakların eşitçe korunması sosyal adalet olarak nitelenir. Sosyal adalet bir ilkedir. Sosyal adaletsizlik ise bir durumdur. Zenginlikle, fakirlikle, olanakla ilgili değil, eşit korumayla ilgilidir. Bu nedenle yasa koyucuların ve kamu idaresinin olanakların yokluğundan bahsederek, bazı hakları eşit surette tanımaması ya da bazı kesimler için haklarda ve olanaklarda eşitlik sağlamaması hiçbir surette kabul edilemez.

Bu açıklamalar ışığında, yaya haklarını insan hakları bağlamında yeniden ele almak gerekirse, öncelikle yaya haklarının yaşam hakkı ile doğrudan bağlantılı olduğunu vurgulamamız gerekir. Aynı zamanda yaya haklarının eşitlik prensibiyle birlikte düşünülmesi gerekir. Mekansal haklar, kent hakkı, her kesim için kentte ikamet hakkı, oynama hakkı, çalışma hakkı, kentin kontrolünün orada yaşayanlara verilmesi gibi haklar yaya hakları üzerine düşünürken ve bu alanda çalışırken sürekli aklımızda tutmamız gereken haklardır. Burada temellük hakkını da ayrı olarak vurgulamak isterim. Temellük hakkı olarak nitelediğimiz, bir şeyi kendisine mal etme hakkı, kolektif bir haktır. Kentte yaşayanların ortak kamusal mekanlardaki hakları buna örnek olarak verilebilir. Temellük hakkı kapsayıcı bir hak iken, mülkiyet hakkı dışlayıcıdır ve bireyseldir.

 

Yaya hakları diye düşündüğümüzde aklımıza gelmesi gereken birey, kırmızı ışıkta duran, yeşilde geçen bir kişiden ziyade, insan olması sebebiyle haklarla donatılmış ve bu nedenle yasalarla koruma altına alınmış bir kişi olmalıdır. Bu nedenle BM Evrensel Beyannamesi’nde ve diğer insan hakları sözleşme ve belgelerinde düzenlenmiş yaya olmasıyla doğrudan ya da dolaylı olarak ilgili tüm haklara sahiptir. BM Evrensel Beyannamesi’nin aşağıda sıraladığım ilke ve hakları yayaları da kapsamaktadır:

 

  • Bütün insanların özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğması

  • Ayrım gözetilmemesi, eşitlik ilkesi

  • Yaşama hakkı

  • Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı

  • Temel haklarını ihlal eden eylemlere karşı yetkili ulusal mahkemeler eliyle etkin bir yargı yolundan yararlanma hakkı

  • Seyahat ve oturma özgürlüğü hakkı

 

İnsan haklarıyla ilgili belge ve sözleşmeler elbette BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile sınırlı değildir. Yaya haklarını ilgilendiren insan haklarına dair sözleşmeler arasında Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi, Çocuk Hakları Sözleşmesi, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi, Engelli Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi sayılabilir.

 

Bir diğer uluslararası belge, Avrupa Yaya Hakları Bildirgesi’dir. 1988 yılında kabul edilmiştir ve yaya haklarına dair önemli düzenlemeler mevcuttur. Düzenlemelerin insanların gereksinimlerine göre yapılması, çocuklar, yaşlılar ve engellilerin ayrı olarak vurgulanması, kentsel alanlara sahip olma hakkından bahsedilmesi, hava veya gürültü kirliliği ve yeşil akciğerler gibi kavramlara yer verilmesi nedeniyle ilerici ve önemlidir ancak günümüz koşullarında yayaların insan hakları bağlamında bu belgenin tümüyle yeterli ve kapsayıcı olduğundan bahsetmek mümkün değildir.

 

Yaya hakları konusunda çalışırken, konuyu gündeme getirebilmek ve kamuoyu yaratabilmek açısından uluslararası alanda çeşitli fırsatların olduğunu belirtmek iyi olabilir. Birleşmiş Milletler, 2011-2020 yılları arasını Yol Güvenliği Eylem On Yılı olarak ilan etmiştir ve küresel olarak bu konudaki çalışmaları desteklemektedir. Yol güvenliği, yaya haklarıyla sıkı sıkıya bağlantılıdır. 6-12 Mayıs tarihleri arası BM Küresel Yol Güvenliği Haftası ilan edilmiştir ve çeşitli etkinlikler düzenlenmektedir. Yaya hakları alanında Uluslararası Yaya Hakları Federasyonu’nun çalışmaları ve Walk21’in yaptığı çalışmalar takibe değerdir.

 

Yaya hakları alanında çalışırken özellikle yaya hakkının bağımsız bir insan hakkı olarak tanınması ve güvenli yürümenin bir insan hakkı olması üzerinde durmak gereklidir. Yaya haklarında uzun soluklu ve sonuç alıcı çalışmalar yürütmek istiyorsak, insan hakları perspektifinden bakmak ve hak temelli çalışmalar yürütmek zorunluluktur. Eşitlik, özgürlük, hak ve talep odaklı faaliyetler planlamak, konunun savunuculuk boyutunu atlamamak ve kendi dışımızda farkındalık yaratacak şekilde düşünebilmek önemlidir.

 

Yürümenin herkes için cezbedici, rahat ve güvenli olduğu bir dünya özlemiyle İnsan Hakları Günü’nü kutluyor, Yaya Derneği’ne bu alandaki çalışmaları için başarılar ve kolaylıklar diliyorum.

 

Yaya Derneği üyesi olan Özlem ALTIPARMAK, Dokuz Eylül Hukuk Fakültesi mezunu. İzmir Barosu’na kayıtlı olarak avukatlık yapıyor. Ege Üniversitesi Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı'nda yüksek lisans yaptı. İnsan hakları alanında uzmanlaştı ve bugüne kadar insan hakları alanında çeşitli program ve projelerdeki koordinatörlük, uzmanlık ve danışmanlık yaptı. Uluslararası Af Örgütü Yönetim Kurulu Başkanlığı, Uluslararası Ceza Mahkemesi Koalisyonu Koordinatörlüğü görevlerini yürüttü ve son olarak Raoul Wallenberg İnsan Hakları ve İnsancıl Hukuk Enstitüsü'nde kıdemli program sorumlusu olarak çalıştı.

 

Fotoğraf : Serra Akcan

 
10.12.2018145